YAZARIN GÖZÜNDEN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YAZARIN GÖZÜNDEN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ağustos 2025 Cuma

Siz De Kaşif Misiniz?

Uzun yıllardır arkadaşlarıma sorduğum bir soru var. Tatil dönüşü tekrar aklıma geldi bu soru. Acaba bir gün içimizdeki keşfetme arzusu yok olur mu? Şu an bu heyecanı taşırken sınırları zorlamalı mıyız? Çoğunlukla benim savunduğum görüşe benzer cevaplar almaktayım. Belirli bir yaştan sonra konfor alanımızı bırakmak daha da güçleşecek ve belirli ölçüde heyecanımız azalacak. Şu an bu hislere sahipken sonuna kadar gitmek, yaşadığını hissetmek için elzem bana göre. Bir sabah uyandığımda o şehri de görmeyivereyim, bunu da yapmayıvereyim demekten çok korkuyorum. Bu korku diğer korkular gibi nefes alışverişlerinizi değiştirecek cinsten değil. Yalnızca hayatı gerçekten yaşamak isteyen birinin aklındaki sorularının geleceğe dair şekillenmesinden ibaret. 

Elimizde olan hislerle ilgili ne yapabiliriz? Onları dönüştürmek mi asıl olan yoksa onlara uygun yaşamak mı? Gelecekte içimizdeki bu keşfetme arzusunun yok olacağına dair korkum da işte bu noktada gün yüzüne çıkıyor. Oysa insan elindeki heyecanla şu an yapması gereken şeyleri yapabiliyor mu? Uygun koşullar her zaman var olmayabilir ancak kısmen yaratılabilir. O sebepledir ki şu an keşfetme arzusu hala içimizdeyken bu yolda ilerlemek gerekir. Bundan yıllar sonra konfor alanı bizi zincirlediğinde veya sizin hayal gücünüze bıraktığım birçok engel sizi geri durdurduğunda şu anki kendinize kızmaktır sanırım en büyük pişmanlığı yaratacak olan. Bu yazıya başlarken aklımda bir motivasyon metni oluşturmak yoktu ancak kelimeler evrildi motivasyon cümlelerine. Çıkın ve yaşayın! :)

Yaşadığımız hislerin arkasında olmamız gerekiyor. Bir heyecan, arzu, merak varsa peşinden gitmeliyiz. Bu durumu hedonist bir yaklaşımla savunanlar var belki haklılar belki değiller. Benim bu noktada inandığım şey hislerimizi gelecekte aynı şekilde deneyimleyemeyebiliriz. Dolayısıyla onları tam şu an kucaklayıp peşinden gitmeliyiz. Bunu yalnızca pozitif bir yerden savunmak doğru olmayacaktır. Öfke, korku, üzüntü varsa yine bunları dönüştürmek yerine doyasıya yaşamalı insan. Bunları yaşarken hissettiklerini kucaklamalı. Benim en büyük korkum bu negatif hisler değil gelecekte birçok histen mahrum kısır insanlara dönüşmekten, bu hisleri yaşayamamaktan gelir. 

Başlığımız 'siz de kaşif misiniz?' Bunun nedeni insanların tüm hisleri ne kadar kucaklayıp, özümsediğine olan merakımdan geliyor. Şu an kaşifseniz eğer ileride de olacak mısınız? Şu an ki merak duygusuyla ne yapıyorsunuz? Umarım ileride kılınızı kıpırdatmayacağınız şeyleri büyük bir coşkuyla yapıyorsunuzdur şimdi lakin benim hayattan anladığım bu, şu sıralar...



13 Aralık 2020 Pazar

Başlayabilmek!

Merhaba, planlı yaşamanın hayatı ne kadar kolaylaştırabildiğini bildiğimiz halde neden bunu yapamadığımız ile ilgili yazmak istiyorum. Güne başlarken kafamızda yapmamız gerekenler sıralanıyor birer birer. Gün sonunda ise tam bir hüsran. Ertesi güne de etkisi olacak bu durumu değiştirmek o anda mümkündü aslında. Bizi tüm o yapılması gerekenleri yapmaktan alıkoyan ne? Buna verilecek cevap tatmin edemeyince insan çıldırıyor. Daha önce söylediğim gibi anda kalıp anın hakkını vermek gerekiyor çünkü saniyeler öncesinde o an gelecekti bakın şimdi de o an geçmiş oldu. 

Kişisel wellbeing şeması çıkarmak planlı yaşamak için iyi bir adım olacaktır. Sağlık, aile, sosyal katılım, ekonomik güven, umutlu olma, eğitim gibi başlıkların teker teker üstesinden gelmek gerekiyor. Bunların hangisinin ne kadar önemli olduğunu söylemek güç. Sonuçta bireysel bir şema çıkarıyoruz. Üstesinden geldikçe oluşan rahatlama hissi artık sizi yeniliğe, değişime açık hale getirecektir çünkü endişelenmeniz gereken şeyler azalacak ve zaman yönetiminde başarı sağlamanız daha mümkün olacak. Anda kalmanın önemini bilerek gerekli planlamalar yapılacak ve geleceğin yükü de azalmış olacak. Bu aslında zincirlerle size bağlanmış koca bir yükü çekmek gibi. Şemaya eklediğiniz iyi hissetmenizi sağlayan şeyler aslında bir nevi yükü çekmenize fayda sağlıyor. Bunlar tekerler, yol, zincirin sağlamlığı gibi sayılabilir. Önünüz açık olacaktır çünkü binlerce seçeneğiniz var. Anlatınca çok kolay geliyor fakat olay biraz da basitleştirmekte yatıyor. Öyle ya da böyle yaşıyoruz tamam ama neden daha iyi nasıl yaşamamız gerektiği üzerine kafa yormayalım ki? Bu işi biraz yaş aldıktan sonra yapmak üzücü olacaktır fakat önemli olan herhangi bir anda yapmak. Karar vermek, başlamak, gerçekleştirmek...

Sağlıklı olmak bir hastalığa sahip olmama durumu değil sadece. Wellbeing kavramı yani bütünsel sağlık bize zihinsel, duygusal ve fiziksel anlamda sağlıklı olma durumunu ifade eder. Kendini zinde hissetme durumu örneğin bir işe başlarken motivasyonu sağlayabilecek güçte olmak, karşılaşılan her duruma belirli ölçüde dayanıklılık gösterebilmek gibi. Bu şemada belki de en önemli olanın fiziksel sağlık olduğunu söyleyebiliriz. Sağlıklıysan bir işe başlamadan önce çözmen gereken büyük bir sorun olmadığını fark ediyorsun ya da diğer sorunların hafif şeyler olduğunu. Sanıyorum beyin kendini hasta olarak kodladığında ne yaparsanız yapın etkili olmuyor. Bu yüzden inançlı olmak gerekiyor başaracağına, sağlıklı ve bir nevi tam hissettiğine. Fiziksel sağlığı korumak için sağlıklı beslenmek, egsersiz yapmak gibi örnekler sayabiliriz. Duygusal ve zihinsel sağlığın temini için ise meditasyon, sosyal hayatın, eğitim hayatının iyileştirilmesi için atılan adımlar sayılabilir. 

Carpe diem, quam minimum credula postero. Latince, Latince bilip bilmediğine bakmadan her seferinde diğer dillere göre daha vurucu oluyor. Bu sözde denildiği gibi anı yaşamak gerekiyor, yarına güvenmeden. Öte yandan da yarını düşünmemek geleceğini inşa edememeye yol açacak. Bu dengeyi kurabilmek de gerçekten zorluyor insanı. Planlı olmanın önemi de burada ortaya çıkıyor. Yapılması gereken sürekli gelecekte yapacağın şeyleri düşünüp anı heba etmek değil. Hele de günün 24 saat olduğunun fakındaysan. Önündeki engelleri görmek ve kendini tanımak adına yukarıda bahsettiğim şemayı çıkarıp bunların üstesinden gelmek ve sonra günü parçalara bölerek yarının yükünü hafifletmek ve o günün geçmişe dönmeden tadını çıkarmak. Bunun için de başlamak gerekiyor. Günü güzelleştirmeye, yarınlar için kendine emek vermeye... 



20 Ağustos 2020 Perşembe

ÇUKURLAR ve DÜZLÜKLER

Merhaba, Sputnik Sevgilim kitabındaki Sumire karakteri gibi yazarak bir şeyleri anladığımı, bildiklerimi ve bilmediklerimi bir bütün olarak ancak bu yolla aktarabildiğimi fark ettim. Muhakkak beni anladığını düşündüğüm insanlarla kurduğum ilişkiler de bu amaca hizmet ediyor fakat hiç şüphe yok ki en çok bağ kurduğumuz insanla bile bir duvara çarpıyoruz. Bu platformu Buse'yi biraz dışarıda bırakarak doldurmak istemiştim fakat şimdi fark ediyorum ki insan kendinden uzaklaşamaz. Birinci tekili kullanmamak için çok uğraş verdiğim oluyor ancak işin ucu hep buraya, bana varacak. Bunun nedeni dediğim gibi insan kendinden uzaklaşamıyor, ne kadar bunun bilincinde ve isteği uzaklaşmak olsa dahi. 

Hep bir beklenti içerisinde olduğumu düşünüyorum. Aileden, arkadaşlardan, sevgiliden veya olaylardan, yaşanılanlardan hep bir beklenti söz konusu. Ben onlara, hayata ne verebiliyorum acaba? Bir yakınım beklentiyi düşük tutmanın mutluluk kapısını hep açık tutacağını söyler. Sanırım bu çok doğru bir yaklaşım. Tabii bahsettiğim umutsuzluk ve hayatın tüm yaralayıcı hamlelerini kabul etmek değil. Benim doğru bulduğum nokta hayat yolunun tozlu, çamurlu, çukurlu ya da tümsekli olabileceği gerçeği. Eğer asfalt olan, gölgeli, manzaralı bir yol çıkarsa karşımıza ne mutlu. Beklentin zaten pürüzsüz bir yol ise karşılaştığın azıcık bir kötü yol bile büyük bir hayal kırıklığı olur ama beklentin zaten bu ise iyi olana daha fazla sevinirsin. Öte yandan ayakkabılarını iyi seçmelisin bu yol için veya bir yağmurluk ile hazır olmalısın her an bastırma ihtimali olan yağmura. O tümsekleri aşacak kadar güçlü olmalı vücudun. Biliyorum çok zor böylesine hazırlıklı ve azimli olmak ama yaşmak bu işte. İsteğimiz o yolun sonuna kadar 'iyi' gitmek ise. 

Kendime haftalarca yorulmadan acıyacağımı biliyorum, vah başıma bunlar geldi ah neden böyle oldu diye. Bundan eminim. Emin olduğum diğer şey ise bir başkasının gözünde bu sinir bozucu olacaktır çünkü ben onun hayalindeki yerdeyimdir ve ayağıma bir kaç çakıl taşı değdi diye mırın kırın etmem onun için sadece şımarıklıktır. O çakıl taşı benim için kocaman bir kaya aslında, altında eziliyorum. Bazen kimsenin yardımını istemeyiz kendi başımıza onu yuvarlayabileceğimizden de değil o yükü onlara yüklemek istemediğimizden, belki gurur yaptığımızdan. Gelmek istediğim nokta herhangi bir nedenden hala o kayanın altında oluşumla ilgili. Bu kaya ölüm, işsizlik, yalnızlık, depresyon, sevgisizlik, asosyallik diye sayabileceğim herhangi bir örnek olabilir. Bunlar bir kaç itici güçle aşılalabilecektir fakat ilk başta bahsettiğim  yere tekrar gelecek olursak bunların aşılabileceğini düşünmek bir beklentiye girmek değil midir? Hani beklentiye girmek işleri zorlaştırıyordu, kişi için yıkıcı olma potansiyeli vardı? Birilerinin o kayaya el atmasını istemek mesela büyük bir beklenti. Hadi diyelim bir yardım eli var ve biliyoruz ki insanlar birlikte olunca kolayca atlatılabilir bazı şeyler. O beklentinin istediğin şekilde karşılanamaması veya bir şey beklememek halinde nasıl mümkün olabilir bu? Bir şey beklenmediği zaman yapılan şeyler kişiye ne kadar dokunabilir ki? Sonuçta etkiyi istemiyor ve bu yüzden gerçekleşecek etkiyi doğru şekilde içselleştiremez. Bu durumda kişinin kendini açması lazım, öyle ya da böyle. 

Genel olarak şu şekilde ilerlemenin aydınlatıcı olabileceğini düşünüyorum. Hayat yolumuzda bir çukur varsa beklenmedik veya öngördüğümüz ilk olarak bunu tartmak gerek. Genişliği, derinliği nedir yani önceden bildiğimiz sorunlarla bir kıyaslaması yapılarak en az hasarla nasıl atlatılacağını kestirmek için. Sonra kabul ettiğimiz ve tarttığımız bu çukuru aşmak için gereken ortamı hazırlamak yani yardımcı unsurları toplamak gerek. Bu bir yakınından alınan yardımla veya güçlendirdiğin biricik kendinle mümkün olabilir. Süreci yalnızca sen belirleyeceksin çünkü kendini en çok sen tanıyorsun, o çukuru sen ölçtün ve hamleye karar veren de sensin. Son olarak geriye bu çukuru aşmak gerekiyor. Birden fazla kez denemeyi, düşmeyi göze alarak. Biliyorum bunu aştıktan sonra illa bir yerde gölgeli, huzur verici bir yola sapacağız. O zamana kadar herkes için güç diliyorum.

Hayatınızdaki tüm aşılmaz sandığınız sorunlara umutla yaklaşmanız dileğiyle, hoşça kalın. ✋



10 Ağustos 2020 Pazartesi

BİLİNÇLİ RÜYA

Merhaba, hayal kurmak ya da benim tabirimle bilinçli rüya hali ile ilgili yazıyorum. Küçüklüğümüzden beri her daim  bize eşlik etsin istediğimiz hayallerimiz. Görselleştirdiğimiz düşüncelerimiz yani kurduğumuz hayaller gerçek hayatı şekillendirmede bize yardımcı oluyor. Baş edemeyeceğimiz bir durumla karşı karşıya kaldığımızda bir kaçış kapısı olma ya da karamsar bir anımızda aslında böyle de olabilir dedirterek bizi silbaştan yaratma gücüne sahip. Böyle sayabileceğimiz, yardımcı olduğu bir çok şey var. Rüyadan farkına ise yaratıcısının kontrolünde olması, yönlendirebilme diyebiliriz.  Binlerce olasılığı kafamızda kurmak, istediğimiz yerde istediğimiz kişi ile birlikte olabilmek, seçtiğimiz herhangi bir konu üzerine kendi çizdiğimiz yolda yürüyebilmek. Muazzam bir şey. 

Öte yandan gerçek hayatı unutmamak gerek ne kadar hayal kurarsak kuralım bizi bekleyen yalnızca bir hayat var. Evet ona yön verebiliyoruz fakat çoğu zaman hayalimizdekinin yanına bile yaklaşamıyor. Kurduğumuz hayallerde yaşayabileceğimiz onlarca hayatı, mekanı, zamanı, kişileri görüyoruz ancak elimizde olan bu çağ, bu coğrafya, bu beden, bu kişi... Demek istediğim kurduğumuz hayal sonrası gerçeğe dönmek suya yüz üstü çarpmak gibi olabilir. Bunu da kimse istemez, suyun soğuk olduğunu ve hatalı bir düşüşte can atıcı olabileceğini unutmamak gerekir. Sahip olduğumuz biricik hayatı yok şöyle yok böyle olsaydı diyerek, geçmişi değiştiremeyeceğimizi bildiğimiz halde hayallerle oraya hapsolarak, geleceğin milyarca ihtimali arasında dans edip gerçekte harekete geçmezsek en önemli olanı yani anı kaçırırız. Böyle olursa da o an sadece dün olur veya gelecek şimdi haline dönüşür. Geçmiş değişmez, gelecek ise şimdiden yaşanmaz. 

Yukarıda bahsettiğim gibi hayal kurmak ve hayal dünyasında yaşamak arasında bir çizgi var. Sanıyorum kullanışlı olan hayal kurup rahatlamak, bir şeyleri öngörmek ve gerçek hayata daha güçlü bir şekilde dönmek. Ben kendi gerçekliğimden pay çıkararak başlarım hayal kurmaya yani her şey o kadar fazla uçuk kaçık değildir. Mesela en çok istediğim meslekteki Buse'yi ya da Buse'yi en çok yanımda olsun istediğim kişilerle birlikte hayal ederim. Kimse müdahale edemez benim oluşturduğum bu yapay cennete veya kimse çıkamaz ben istemedikten sonra, sanırım olayın en çekici yanı da bu. Herkesin yüzüne bir gülümseme konduruyorsun ve kötü diye niteleyebileceğin her unsuru bu alandan uzaklaştırıyorsun. Gerçekten cennet. Lisede bir erkek arkadaşım çok fazla hayal kurduğundan bahsetmişti, şaşırmıştım sanki bir tek ben hayal kurabilirmişim gibi. Kendime sessiz sakin bir alan oluşturum ve hafif bir müzik eşlik eder bana demişti. 5-10 yıl sonraki beni hayal ederim, okuduğum kitapları hayalimde tekrar yazarım demişti. Gerçekten beni tarif ediyordu, daha önce kimseyle konuşmadığım bu konuyu başka birinin ağzından duymak beni hayli şaşırtmıştı. Onun da hayal kurmak hayatının önemli bir yerindeydi, bir çok insan da olduğu gibi. Hayal kurmanın zihin açıcı ve umut verici etkisi bu insanlar tarafından keşfedilmiş olsa gerek. 

Sanıyorum kimse ağlarken, üzülürken değil sevdikleri ile sevdikleri şeyi yaparken hayal eder kendini. Peki çoğu insanın ortalama benzer hayalleri varsa insanların bu yapay cennete biraz da olsa yaklaşması gerekmez mi? Hayallerin sadece hayal olması mı gerekir, gerçek hayata uyarlanamayacak kadar hayal midir onlar? 

Hayallere umut bağlamaktan korkmayın, sevgiler. ✋


  

28 Haziran 2020 Pazar

GEMİDE DOLULUK

Merhaba, bu günlerde nesnelere neden fazla önem verdiğimiz üzerine kafa yoruyorum. Hayatımızı kolaylaştırdığı için mi, ulaşmanın zor bir süreç gerektirmesinden mi, bir şeylere anlam yükleme ihtiyacından mı? Bu sorulara nasıl cevap verilirse verilsin tatmin edici olmuyor. Nesneler değil öznelerle kurulan bağlar ya da hayatı onunla anlamlandırdığımız şeyler  asıl vazgeçilmezlerimiz olmalı. İnsanlar nesnelere verdiği değer yüzünden hayatın yüzlerini keşfetme fırsatını kaçırıyor. Bunun için vereceğim örnek uzun yıllarca biriktirilen, dokunulmayan sermaye sonucunda alınan taşınmazlar, araba, elektronik eşyalar olabilir. Çoğu insan bunu yapar veya hayalini kurar, bu basit istek gerçekleştiğinde ise hayatlarının gözdesi haline gelir. Sadece hayat kalitesini arttırmak için yapılan gerekli bir hareket olarak görülmesi daha akla yatkın. Bunlar sadece istenildiğinde alınıp satılan, anlam yüklemek için fazla değişken şeyler. Yenisi ve daha nitelikli olan karşısında güçsüzler. Oysa canlılarla kurulan bağlar farklı ve şüphesiz çok değerlidir. Bir yenisi olabilir fakat bundan ne aynı tat alınır ne de değiştiğinde daha iyisi olduğuna emin olabilirsiniz. Bunun için zaman ve kendinizi iyi tanımanız gerekir. Doğru bağlar kurulduğunda kişiler daha gösterişli olanı istemez. Hayat yolculuğumuzdan gelip geçici olanı ve geçmesini istemediklerimizi ayırt etmeyi bilmeliyiz.

Nesnelere önem vermenin şüphesiz bizleri hayata bağlayan rolleri var. Hedef oluşturmayı ve hedefe giden yolda becerilerimizi arttırmayı sağlar. Örneğin toplum birine yetişkin diyebilmek için ondan evlilik, meslek, ev, araba gibi şeyler bekler. Kişi bu beklentileri kendine amaç edindiğinde belki kuracağı aile ile hayatına giren çocuklar onu güçlü ve mutlu kılar. Çocuk yetiştirirken şevkati, sevmeyi öğrenir. Maddi unsurlar ise bu yapıyı ayakta tutar. Diğer taraftan zaten toplumun beklentilerini yerine getirmek için varını yoğunu ortaya koymak yanlış olduğu gibi  maddenin gücü karşısında sarhoş olma söz konusu. Kişi burada önemli olanın istediği şekilde inşa edeceği kimlikle mutlu olabilmek olduğunu kavramalı. Ne toplumun belirlediği kimliği doldurmaya çalışmalı ne de kendinin değil toplumun değerli gördüğünü elde etmek için uğraşmalı. Deneyimlerime dayanarak söyleyebilirim ki insan küçük bir anın mutluluğunu hiçbir para biriminin ölçemeyeceği kadar yoğun yaşayabilir. Eğer kişi sadece maddi olanla ilgileniyorsa aşması gerekenleri bulmalı çünkü kaçırdığı mutluluk nesneleri elde etmekle telafi edilemez. Binbir zorlukla bir gemi elde edebiliriz ve seçtiğimiz limana varabiliriz fakat kaçıracağımız şey, gemiyi insanlarla doldurmak ve bu insanların bizle paylaştığı limanlara uğramak olur. Bu fevkalade çeşitlilik, birikim bizi hangi limanlarla tanıştırır, yolculukta hangi eğlenceli serüvenler atlatılır gerçekten bilmek istemiyor muyuz? Bu çılgın doluluk yerine şık ve gösterişli bir araç mı tercih edilmeli?

Hayatta önemli olanın ne olduğu birçok kişinin aklını kurcalar ve bunun karmaşık ve çok yönlü cevapları olur. Zaten herkes için aynı olması milyarlarca insan göz önüne alındığında mümkün değildir, mümkün olsa da bu sıkıcı olmaktan öteye geçmez. Farklılıkların bize sunduğu bol seçenekler sayesinde insan kendi değerlisini bulmakta zorlanmaz. Bu bazen şarkı söyleyebilme özgürlüğü iken bazen de yağmur kokusudur. Kadınların şarkı söylemesinin yasak olduğu veya kuraklık sonucu yağmur özleminin olduğu bir ülkede yetişmek bu anlamda insanların düşüncelerini değiştirir. Bu gibi koşullar dolayısıyla önemli olan, yüklenilen anlamlarla her zaman değişkenlik gösterir. Hayatımızdaki renklerin çeşitliliğine rağmen nesnelere tapma yolundaki direniş anlamsızdır. Eğer insan paranın en önemli şey olduğunu düşünürse sağlık, aile, duygusal bağlar, öğrenme gibi unsurları göz ardı etmiş olur. Bunun sonucunda kişi her yönden yalnızlığa mahkum olur. Yalnız kalmanın bazen faydalı ve huzur verici olduğunu kabul ediyorum fakat zorunlu yalnızlığın inceden inceye insanı tüketen bir durum olduğu aşikar. Sonuç olarak sanıyorum nesnelere diğer seçeneklere bakılmaksızın fazla değer atfetmek körlüktür.

Nesneleri aynı gözle gördüğümüz insanlarla bağ kurma dileğiyle, hoşçakalın. ✋



17 Haziran 2020 Çarşamba

HER YOLU DENEDİK Mİ?

Merhaba, insanlarla iletişim kurmanın, birilerinin fikirlerine dokunmanın, geri dönüt almanın, etkileşimin hayatımızda yeri nedir ile ilgili yazmak istiyorum. Öncelikle karşımızdaki kişi bizi anladığında yaşadığımız mutluluğu hatırlatmak isterim. Bu his bir tatmin veya gerçekten saf bir mutluluk olabilir. İki türlü de üzerimizde bizi rahatlatan bir etki bırakır. Peki nedir bu hisse sebep olan? Konuşma eylemini bilinçli ve anlaşılır bir dil ile yerine getiriyorsak doğru tepkiyi aldığımızda neden farklı hissediyoruz? Doğru tepkiden kastım ise karşıdakinin size olan geri dönütünün olumlu veya olumsuz sizi anlamış halde gelmesi. İletişime aç insanlar olarak tanımlıyorum bir çoğumuzu, bu açlığa sebebiyet veren de hem biz hem de diğerleri. Korku var anlaşılmama ve anlatamamadan kaynaklı ya da ümitsizlik, zaten anlaşılmayacak dediklerim diye. Hayatımızın bazı dönemlerinde, bazı kişilerle anlaşmakta zorluk yaşarız. Karşıdaki kişiye olan duygusal yakınlık bile bu kopukluğun önüne geçemeyebilir. Bu durumda bazen toleransla iletişimin sınırlarını zorlamak mümkündür bu fayda da edebilir fakat bazen de her yol denenmiş geriye kabul etmek dışında bir şey kalmamıştır.

İletişimde bulunan kişiler arasında benzerlikler varsa sağlıklı iletişim daha kolay kurulabilir. Örneğin benzer sermayelere (Bourdieu'nun capital tanımı) sahip değiller ve uzlaşmacı bir tutum sergilemiyorlarsa süreç yokuşa girer. Bunu önlemek için kişilerin anlayışlı ve açık olarak çaba göstermesi gerek. Tabii burada bahsettiğim büyük benzerlikler değil. Aynı okul, din, ırk, cinsiyet, siyasi görüş çok fazla çoğaltabileceğim bu örneklerin sağlıklı iletişim için olmazsa olmaz bir önemi yok. Büyük farklılıklara rağmen kurulan sağlıklı iletişimler, yürütülen ilişkiler var çünkü yapılan doğru tartışmanın iki tarafa da pozitif etkisi olmakta. Süreç onlar için ne yorucu ne de sıkıcıdır, muhtemel olan zihin açıcı olma özelliğinin ilişkilerini diri tutması. Tartışma, haklı çıkmak veya karşıdakini ezme hırsı gibi kötü emellerle değil açıklığa kavuşturma ve öğrenme hevesi ile yapıldığında tadından yenmez ve bu, güzel, ömürlük ilişkilere dönüşür.

İnsanlar bazen bir olaya fazla tepki verdiğimizi söyler ancak neden bu tepkinin aşırı olduğunu, onların normalini neyin belirlediğini söylemeden bunu yapar. Bu basit ve aklıma aniden gelen bir örnek. Varmak istediğim noktanın ise gerçekten iletişimi iyileştirmek adına en önemli dinamik olduğunu düşünüyorum. Her insan farklı kültürle, aileyle, eğitimle, sosyal çevreyle yetişiyor ve doğal olarak farklı bireyler oluyor. Bu basit gerçeği kabul ettiğimizde, insanların bizden farklı deneyimlediği hayata verdikleri tepkilerin binlerce olasılık içerisinde vücut bulmasının harikülade olduğunu görürüz. Bahsettiğim başkalarına aşırı gelen o tepkilerin o kişiye ait olduğu ve o kişinin normali olduğunu kabul etmek, sonra kendi doğrularınız üzerinden durumu karşılıklı değerlendirmenin ne kadar değerli olduğu. Öte yandan her insanı olduğu gibi kabul etmenin doğru olduğunu da asla düşünmüyorum. Örneğin sırf koşulları yüzünden canlılara zarar veren, doğaya saygısız biri haline dönüştüyse bu onun zayıflığının sonucudur. Böyle durumları kabul etmeden kendi doğrumuzu acaba dediğimiz bir açık kapı bırakarak savunmalıyız. O açık kapıya birileri bir gün muhakkak girecek ve bir değişimin habercisi olacak. Çoğu insan görüşlerine karşı çıkılmasın, kabul edilsin, onaylanma isteği tatmin edilsin diye ne yazık ki tartışmanın önüne set çekiyor. Bu yüzden karşıdaki ne söylerse söylesin beyine ulaşıp üzerine düşünmeden savunma mekanizmasını aktifleştirip sadece reddediyor. Oysa argümanlar sunulsa üzerine tartışılsa, ne faydalı olacak her ikisi için de.

Bu konu ile ilgili olağanüstü ve benim hayatımı gözden geçirmeme sebep olan bir araştırmanın üzerine yapılan konuşmanın linkini bırakıyorum. Sanıyorum bu videodan sonra iletişimin ne denli önemli olduğu daha net kafada yer eder.
https://www.ted.com/talks/robert_waldinger_what_makes_a_good_life_lessons_from_the_longest_study_on_happiness/transcript?language=tr

Her zaman değerli olanınız için savaşın ve karşınızdakinin değerini kabul edin. Kelimelerin gücüne bayılıyorum burada aslında karşınızdakinin değerli gördüğüne saygı duyulması gerektiğini yazmak isterken direkt karşınızdaki değerli ve onu kabul edin gibi bir anlam çıktı. İkisi de çok hoş oldu. Sağlıklı, mutlu, bol kazanımlı ömürler. ✋

28 Mayıs 2020 Perşembe

PLEASE, I CAN'T BREATHE OFFICER

ABD'de polis şiddetine maruz kaldıktan sonra hayatını kaybeden George Floyd'un son sözleri idi bu başlık. Videoyu kendimle verdiğim mücadeleyi kaybedip en sonunda izledim. Ellerinde kelepçe olduğu halde polis tarafından nefes almasını güçleştirecek şekilde boğazına baskı yapılan George Floyd'un videosu üzerine yazıyorum. İnsanların neye dönüşeceğini unutmamak adına, bir canlı hayatının öyle kolay çalınmayacağı herkes tarafından anlaşılsın diye, silinmesin bu görüntüler, yazılsın sayfalarca yazılar, yapılsın saatlerce konuşmalar. Nasıl bir insan bir canlının acı çekmesine göz yumabilir, nasıl ölümüne sebep olabilir. Hiçbir zaman kabul edemeyeceğim bunu. Bir kedinin kaldırımda tekmelenmesini, küçük bir çocuğun ya da kadının üstünde iktidar sağlayıp şiddet uygulayanları, bir canlı hayatının önemsiz görülmesini asla kabul etmeyeceğim.


Ölümden sorumlu olan polis memurları görevden alınmış, binlerce kişi protesto ediyor, FBI soruşturma başlatmış...



Hayattan ne alacağı kalmıştı, neleri yarım bıraktı, çocuğu var mıydı, bir eşi, bir sevgilisi, her zaman gittiği mekanda boş kalacak bir sandalyesi Minneapolis'te öldürülen George Floyd'un. 46 yaş onun için ne ifade ediyordu, 47'ye ne zaman girecekti? Eğer durumu fazla dramatikleştirdiğimi düşünüyorsanız ben de sizlerin bir canlının hayatına yeteri kadar değer vermediğinizi düşünüyorum. Çokça tekrar etmeliyiz bu ismi, George Floyd ve George Floyd'un katilini. Polis memuruna herhangi bir isim layık görmüyorum çünkü o sadece polis şiddetinin vücut bulduğu biri, George Floyd'un katili. Bize çağrıştırdıklarını, düzeltilmesi gerekenleri hatırlamak adına unutmayacağız bu ismi.

İnsan hayatı yerine canlı hayatı demeyi tercih ediyorum çünkü tüm canlıların hayatı eşit değerli. Sırf işe yaradığı için bir atı bir kuştan daha değersiz görmüyorum ya da tanımadığım ve farklı renkte bir insan olduğu için kardeşimin hayatından değersiz görmüyorum George Floyd'un hayatını. Unutmayalım, hafızalarımızdan silinmesin, kollektif hafızamızda yer etsin bu olay. ABD'de olması neyi değiştirir? Uzaklarda yaşanan bu vahşet, sırf bizden uzak diye polis şiddeti ve ırkçılığın sadece kavramlardan ibaret olduğunu mu düşündürür? Hiç sanmıyorum, nerede insanlığın kanayan yarası varsa tampon görevi kendini insan addeden herkese düşer.



Ölümün ne olduğunu yeni yeni kavradığım şu günlerde üzerimde bir şok dalgası yarattı bu olay. Sevdiğiniz birinin hayatı tehlikedeyken anlıyorsunuz, yaşam ne kadar önemli. Hayatımdaki en değerli insanın yaşama mücadelesine ve sevdiklerinin onu yaşatma mücadelesine şahit olurken bir hayatın göz bile kırpmadan çalınmasını kabul edemiyorum. O polis memuru bir hırsız, umutların ve yaşamın hırsızı. Ne gerekiyor bir canlının hayatının çok değerli olduğunu kavramak için. Bir hayat çok kolay alınabilir evet, bazıları bunu yiğitçe de görüyor fakat soruyorum size bir hayata verilen emek, gülümsetmek, umut vermek değil mi asıl hayran olunası, yiğitçe olan davranış. Ben kabul edemiyorum ne bu insanların varlığını ne de bu tarz ötekileştirici ideolojileri. Neden kolay olan ve tercih edilen hep yıkıp dökmek oluyor? Bu kustuğunuz öfkenin kaynağını bulup kendinizi neden iyileştirmiyorsunuz? Toplumun toksikleri, umarım kötü bir olay deneyimlemeden keşfedersiniz yaşamın asıl dinamiklerini.



Saygılı olun yaşama, doğaya, canlılara karşı! Sevgiyle kalın. ✋







19 Mayıs 2020 Salı

ÇİZGİDE KALABİLMEK

Merhaba, çoğu insanı zaman zaman düşündüren bir konu ile ilgili yazıyorum. Aynı zamanda insanı okuduğu zaman ferahlatan ve yeni bir pencere aralatan bir yazı olmasını umut ediyorum. Konu, nefes almayı bırakmak, ölüm. Sıradan betimlemeler hatta belki süslü kelimeler seçerek bu kaotik havayı dağıtmak isterdim ama bu ne mümkün! Nefes almayı bırakmak, bu dünyadan göçmek, gökyüzüne yıldız olmak... Bunlar ve daha niceleri gibi güzel süslemeler var. Gerçekten gizliyor mu peki bu süsler, bir canlının yok oluşunu? 

Ne zaman düşünsek ölümü güçleşir nefes almak, kaybettiklerimiz aklımıza gelir kaybetme ihtimalimiz olanlar ile el ele. Sanmıyorum ki ilk düşünme anında akla gelen kişinin kendi ölümü  olsun. Neden akla ilk bu gelmez? Sonuçta bir gün biz de nefes almayı bırakacağız, bunun korkusunu yaşamak gayet doğal. Ölümün kıyısından köşesinden tutmuş olanlar anlar belki bu dediğimi. İntiharı düşünenler ve düşünmeyenler, yalnızlar, kalabalıktakiler...  Muhakkak bazı insanlar da ilk olarak kendi ölümlerini düşünebilirler. Çoğunluk için ölüm kelimesinin akılda ilk çağrıştırdığı başkasını kaybetme korkusu veya daha önceden kaybettiklerinin acısıdır. İnsanlarla konuşmak için neredeyse en son tercih edilen bu konu daha fazla gündemde olmalı çünkü biz de bir gün elbette ölümle tanışacağız. 

Peki ölümde bu kadar korkunç, acı olan ne? Bencilce ölen kişinin eksikliğini hissetmek mi, yoksa ölünün geride kalan hayalleri mi? Yanlış mı yapıyorum bilmiyorum ama ölü lafını daha çok duyarsak kolaylaşacak bazı şeyler. Kabullenmenin güç olduğu bu yaşamda bir sürü ölü oldu, tam şu anda ölenler var ve ölmeye devam edecekler. Bu kadar basit bir denklemde bilinmeyen ne? Doğum, yaşam ve ölüm. Neyi anlamakta sorun yaşıyoruz, kabul edemiyoruz? Belki de yaşanmamış aşkları, kaçırılmış trenleri, bir çocuğun göz yaşını, kırılan vazonun onarılamamasını, bir babanın gerçekleştiremediği hayalleri, özgür koşma şansını bulamayanları, adaleti yakalayamayanları, feda edilenleri, söylenecek sözlerin yarım kalmasını kabul edemiyoruzdur.

Başlığımı çizgide kalabilmek diye seçtim çünkü yaşamı bir çizgi olarak görüyorum ölümü ise çizginin dışına çıkanlar. Bunlar bazen kendi istekleri ile çıkarlar bu çizgiden, bazen melun bir hastalık ile, bazen bir başkası bir diğerini çıkarır çizgiden, bazıları yanlışlıkla çıkar ya da yanlışlıkla birilerini çıkarır. Hep o çizgide kalan olmaz hiç, bir gün mutlaka çıkılacaktır o çizgiden. Şöyle güzel bir yanı var bu çizginin, sen şekillendiriyorsun. Bazen kocaman bir kalp yapıyoruz o çizgiden, bazen bir dönme dolap, bazen bir karavan. Ne istersek oluyor çaba ve umutla, bir sürü de alternatifi var mesela dönme dolap olmazsa gondol. Bu çizgide insan olarak kalmak en önemli şey çünkü çizgide sizi etkileyen bir çok faktör oluyor iyi ve kötü. Bu ayrım hiçbir zaman net değildir aslında ama iyi ve kötü yargısı hep olmalı. Zihin süzgeci hep aktif olacak bu etkilerin altından kalkabilmek için. Çizgiyi birleştirme yöntemleri de olacak, sevgiliyle, arkadaşlarla, aileyle, öğretmenlerle,... Seçilen çizgi arkadaşlarıyla mutluluk katlanacak. Çizgiden ayrılanlar derin kederlere boğacak bizi ama hala çizgide kalınacak ve devam etmenin zorlukları ile mücadele edilecek. Çizginin bir yerinde eksiklik oluştuğunda yine devam edilecek, çizgiyi tamamlamanın bir yolu bulunacak, bulunmak zorunda. Bu zor biliyorum, çizgide kalabilmek.  

Kendinize ve sevdiklerinize iyi bakın, doya doya yaşayın. ✋