RESPONSE PAPER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
RESPONSE PAPER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Haziran 2020 Cumartesi

Usta Beni Öldürsene

Postmodern edebiyatın önemli temsilcilerinden olan Bilge Karasu 1930 yılında İstanbul’da doğmuştur. Öykü, roman, deneme türlerinde daha çok felsefi konular üzerine yoğunlaşarak yazmıştır. Göçmüş Kediler Bahçesi içerisinde 14 farklı öykü barındıran 1979 yılında yayınlanan öykü kitabıdır. 7. Sırada yer alan Usta Beni Öldürsene masalını değerlendirmeye çalışacağım. Eserde bol metaforlara ve betimlemelere yer verilmiş. Okurken çok fazla çağrışım uyandırıyor ve eser sizi tamamen içine alıyor. Sade bir dili olduğu söylenemez fakat okuyucuyu rahatsız eden bir anlam karmaşasından da bahsedilemez. Daha çok soyut ve imgesel düzlemde bir hikaye olduğunu söyleyebiliriz.

Eser usta çırak ilişkisi üzerinden ölümü anlatmaktadır. Ölüm konusu benim de üzerine çok düşündüğüm hatta birkaç yazı yazdığım bir konu. Okuyucu nasıl düşünürse hikaye o yönde şekillenebiliyor. Rol model olarak gördüğümüz her insanı usta kendimizi de çırak kabul edebiliriz, hayatı ise cambazın üstünde durduğu ip. Daha önce ben de böyle bir metafor kullanmıştım bu yüzden eser bana çok yakın geldi. Karakterimizin ölecek olan insanların yüzünde ben görmesini ise şöyle değerlendiriyorum. Çırak hayatında yer alan çoğu kişinin yüzünde ben görebilir hatta görmekte. Bunun nedeni ise ipte duramayan yani hayata elveda diyen çıraklar veya ustalar. Bunlar ipten elbet bir gün düşecek. Doğal olan insanların o ipten düşmesi yani hayatını kaybetmesidir. Doğum, yaşam ve ölüm döngüsü. Karakterimiz, yazarın metaforunu göre cambazların veya yaşam mücadelesi verenlerin bir gün öleceğini kabul etmiştir. Herkesin yüzünde ben görme potansiyeline sahiptir. Umarım, bizler de o beni görür ve durumu kabullenebiliriz.

Yazı yazmanın rahatlatıcı etkisini kabul etmiş olup bu tarz imgesel kısa yazıların üzerimizde bıraktığı etkiyi de yoğun olarak yaşadığımızı görmezden gelmemeliyiz. Sadece bir şeyler öğrenmek, bir adım ileri gitmek için araç olarak görmekten vazgeçmeliyiz okuduklarımızı. Bir şiirin üzerimizde bıraktığı etkiyi herhangi bir yazıda da bulabiliriz muhakkak. Duygularımızın, kalbimizin bazen ipleri eline almasına müsaade edelim.

İnsanların yüzlerinde bir gün ben olacağını kabullenelim, hoşçakalın. ✋

27 Mayıs 2020 Çarşamba

ÜÇ BEŞ KİŞİ ROMANI ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME


Üç Beş Kişi romanı edebiyatımızda önemli yeri olan Adalet Ağaoğlu tarafından yazılmış olup ilk yayınlanma tarihi 1984’tür. Farklı anlatım tekniği ile göze çarpan eser, 1980 öncesi karakterleri çalışır. Türk tarihinin çalkantılı dönemlerinde ele alınan 5 karakter birbirine bağlıdır. Eser Eskişehir, İstanbul ve gece teması üzerinde şekillenir. Dönemin olayları eserde baş köşeye oturmasa da bunun yerine sık sık bugün kaç ölü, kaç yaralı soruları yer almakta. Bu da inceden inceye okuyucuya tarihi gerçekleri hatırlatıyor. Bunun yanı sıra kadının toplumdaki yeri de sorgulanmakta. Eserin dili ne sade ne de ağdalı. Olaylar kısa bir zaman içerisinde gerçekleşse de sık sık geri dönüşlere başvuruluyor ve ihtimal dahilinde olan senaryolar gerçekten yaşanıyormuşçasına anlatılıyor sonra gerçeğe dönülüyor. Bu da eserin derinliğine katkı sağlıyor ve okuyucuyu zorluyor. Anlatım tekniğindeki bu tarz farklılıklar ilk başlarda eserden uzaklaştırsa da alıştıktan sonra akıcılığa kendinizi bırakıyorsunuz.
Okuyucuyu harekete geçmeye iten muhteşem bir girişle başlıyor kitap. Harekete geçen bir diğer kişi ise Eskişehir’in prensi Murat. Ablası Kısmet’ten İstanbul’a geleceğine dair bir telgraf alıyor. Bu telgrafın etkisi karakter üzerinde hayli fazla, bu bilgi ile ne yapacağı ile ilgili derin bir muhakeme içerisine giriyor. Sonunda ablasının eski sevgilisi ve önceden ablası buraya gelirse haber vermesini söyleyen Ufuk’u bulmaya karar veriyor. Murat’ın bir zamanlar onu destekleyen bir arkadaşına borç ödeme şekli bu. Bu yolculukta ailesi ile ilişkileri, müzik hayatı ve Selmin’le arasında yaşananlara değiniliyor. Murat zincirlerinin ne olduğunu çözemeyen ve bu yüzden de onları kıramayan pasif bir karakter. Kısmet istediği hayat için çok geç mücadele etmeye karar veren bir kadın. Arkadaşı, yetim olan Kardelen ise mücadele etmeyi seven ve hayata meydan okumuş bir kadın. Hayatındaki erkeklerle olan ilişkileri konu edinmiş. Kardelen tutku ve sevginin ayrımını yapıyor Murat ve Tahsin karakterleri üzerinden. Ferit Sakarya karakteri ise çoğu kişinin saygı duyduğu, sorgulanmayan fikirleri olan, memleket meselelerine eğilmiş, yurt dışında eğitim görmüş, saygın insanlardan biri. Aslında çoğu kötü sonuçları olan olaylara dur diyebilecek bir karakterken pasif kaldığını görüyoruz ama her bireyin kendi hayatını şekillendirmesi gerek. Murat dayısından nefret etmek yerine onu rol model alabilir veya içindeki tutukluğu başka türlü kırmaya çalışabilir, Kısmet ise Kardelen gibi aşk konusundan cesur olabilirdi.
 En çok etkilendiğim cümlelerden biri İnsanın yaşamında hoşnut edilmeye değer üç beş kişinin kalmış olması az şey midir? idi. Benim gözümde, romanda çoğu yerde kopukluklar olsa  akıcılığından bir şey kaybetmemiş. Geçmişe dönüşler ve ihtimallerin gerçekleşen olay anı ile harmanlanması yazarın kafa karışıklığından değil de bile isteye bu tekniği kullandığını hissettiriyor. Bu yüzden çok iyi dokunmuş bir eser okuduğumu düşünüyorum. Karakterlerin bazıları birbiriyle bağlantılı ama anı zamanda ayrıydı. Yazarın yaptığı psikolojik çözümlemelerde bunu fark etmek mümkün. Eserden okuyucunun günlük hayatına yardımcı olabilecek dersler çıkarmak da mümkün. Mesela insanların destek isteyebileceği ve alacağı üç beş kişinin muhakkak olması gerektiği, toplumsal olaylardan ve iletişimden kopukluğun zararlı olabileceği, kişinin kendisini tanıması ve önceliklerini belirlemesinin önemi gibi.

Sevgiyle kalın, sevdiklerinize ve kendinize çok iyi bakın. ✋




24 Mayıs 2020 Pazar

ANKARA ROMANI ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

Ankara romanı Yakup Kadri Karaosmanoğlu tarafından yazılmış, 1934 yılında Akba Kitabevi’nde yayınlanmıştır. Okuduğum kitap ise 7. baskı olup İletişim Yayıncılık tarafından yayınlanmış, toplam 264 sayfadan oluşuyor. Roman adından da anlaşılacağı üzere Ankara’yı anlatıyor. Sadece bir şehir betimlemesinden ziyade Ankara, bir dönemin bitişi ve başlayışının merkezinde olduğu için kitapta kapsamlı analizlere yer verilmiş. Toplam 3 bölümden oluşan kitabın ilk bölümü Sakarya Savaşı öncesi 1922’ye kadar, ikinci bölüm Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanını izleyen yıllar (1926’ya kadar) ve son olarak üçüncü bölüm Cumhuriyet sonrası yıllardan oluşmaktadır. Bu üç bölümde farklı kimliklerle ana karakter olarak karşımıza çıkan Selma yer alıyor. Selma her dönemde hayatına giren erkeklerle bizim dönemi anlamamıza yardımcı oluyor. Yakup Kadri Karaosmanoğlu o tarihlere birinci gözden tanıklık etmiş bir yazar olduğu için güçlü bir eser inşa etmiş. Cumhuriyete gebe halkın sancılarını, doğumu ve ortaya çıkan çocuğu anlatmıştır. Eserde karakterleri üstünkörü anlamak karakterlerin temsil ettiklerini kavramamaya varır. Tamamıyla olayların ve karakterlerin o zamandan birer parça olduğu kabul edilmeli. Eserdeki mekanlar, olaylar ve karakterler Cumhuriyet tarihinin gerçekçi ögeleridir.

Birinci bölümde Selma Hanım Ankara ile tanışıyor, bu tanışma daha önce hiç İstanbul dışında yaşamayan bir kadın için çok zor. Ankara Anadolu’nun bir parçası, yıkık dökük evleri, yolu olmayan sokakları ile. Osmanlı’nın gözdesi hatta kalbi İstanbul’un yanında virane bir şehir. Tıpkı Anadolu’nun diğer şehirleri gibi. Selma Hanım Ankara’ya ne kadar uzak ise Osmanlı da öyle. Kocası Nazif Bey bir banka şefidir, ne kurtuluş savaşı onun için önemlidir ne de cumhuriyet. Zayıf bir karakter olan Nazif’in bu yönünü, Selma ancak başka insanları (Binbaşı Hakkı) tanımasıyla görecektir. Kendisi milli mücadelede yer almak isterken kocasının güvenli bir yer arayışı Selma’yı kocasından artık tamamen uzaklaştırmış ve boşanmışlardır.

İkinci bölümde zafer kazanılmış, Hakkı Bey ve Selma Hanım aktif rol oynamıştır bu zaferde. Selma Hakkı Bey’i, Nazif Bey’in arkadaşı Murat Bey sayesinde tanımıştır ve amacını çok kutsal gördüğü için ona katılmıştır. Hakkı karakteri Selma’da mücadeleci bir ruh oluşturmuştur ve Selma bu hedefe giden yola, amaca hayran kalmıştır. Hakkı Bey’le evlenmiştir ancak zafer sarhoşluğuna kendini kaptıran eski binbaşı git gide kendini Selma’dan uzaklaştırır. Yanlış batılılaşmanın somut bir örneği olan Hakkı için artık Vatan değil kendisi önce gelir. Gavur dediği Avrupa artık onun için özenilmesi gereken bir medeniyettir ve bu durumu o kadar abartır ki Selma’nın gözünde çevredeki aşırı tiplerden birine dönüşür. Sohbetinden zevk aldığı ve düşüncelerinin karşılık bulduğu genç muharrir Neşet Sabit ile sohbet ettikçe Selma artık bu duruma katlanamaz ve Hakkı’dan boşanır. Böylelikle öğretmenlik hayatı başlar.

Son bölüm Yakup Kadri’nin hayali olan Ankara’dan bahseder. Selma ve Neşet Sabit evlenmiştir. Selma Anadolu’nun çoğu yerine yeni değerleri tanıtmayı hedef edinmiş cumhuriyetçi, milliyetçi bir kadına evrilmiştir. Halk Evleri, Toplumsal Mükellefiyet Teşkilatı yeni düzenin merkezi olmuştur. Hayal edilen, genç, dinamik karakter tiyatro sanatçısı Yıldız ideal Türk insanı olarak karşımıza çıkar.

İlk sayfadan son sayfaya kadar tarihe gerçekleri bizlere sunan Ankara’da, okuyucu olarak Nazif karakterinin vurdumduymazlığı beni de Selma gibi rahatsız etti. Bir diğer karakter Hakkı Bey’i Selma'nın bu kadar etkilenmesini içselleştiremedim. Hakkı Bey zaferin ne olduğunu kavrayamamış yanlış batılılaşma örneğinin adeta vücut bulmuş hali olarak karşımıza çıkmakta. Zafer kazanmak için savaştan galip çıkmak yeterli değil, bunun için halkla bütün olup bir gelişme sürecine girmeliydi. İlk olarak Ankara Palas’ın önünde duran yoksul halkla birlik olup kurtuluş savaşını devam ettirmeliydi. Bu yüzden ben Hakkı karakterini Nazif’ten daha zayıf görmekteyim.

İkinci bölümle ilgili dikkatimi çeken ise Cemile karakteri idi. Romanın başında da aslında görünmez bir karakter olan Cemile salon hayatına geçildiğinde kendisini ne kadar Avrupalı tarzda göstermek adına çabalasa da bunu başaramıyor ve eskiye göre daha mutsuz, asık suratlı birine dönüşüyor. Hangi devirde olursa olsun toplumun beğenisi üzerinde şekillenen güzellik olgusunu burada da görüyoruz. Mutluluğu etrafındakilerin sahte mutluluğu üzerinden puanlayan, baloda üstünde mücevher taşıyan Cemile büyük bir yanılgıda çünkü o zamanların ve hatta şimdinin de mutlu insanı öğrenme, öğretmeye dayalı da olabilir. Çevresindekilerin çemberinden uzaklaşamayan Cemile mutluluğu yanlış yerde arıyor.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun başyapıtı olan Ankara herkes tarafından okunmalıdır yalnızca siyaset ya da tarih ile ilgili olanlarca değil. Yazar, Selma üzerinden Ankara’yı, yeniliğe ayak uydurmaya çalışıp tökezleyen Osmanlı toplumunu, Kurtuluş Şavaşı’nın neleri hedefleyerek yapıldığını, bu hedefi anlamayanları ve bunu anlayıp kendine amaç edinenleri gibi daha bir çok kesimi ve olayı o zamanların tarihi dokusunu hissettirerek anlatıyor.

Kitapları yoldaş edinin, sevgiyle kalın. ✋